AB VE AVRUPA FUTBOLU

Ilk Yayınlanma: Temmuz 2007

GİRİŞ

Özellikle son 20 yılda Avrupa futbolu kulüpler bazında dünya futbolunun tek merkezi haline geldi. Oyunun ticari boyutundaki hızlı gelişim Avrupa ile diğer kıtalar arasındaki farkın Avrupa lehine açılmasına yol açtı. Önceleri çok merkezli olarak niteleyebileceğimiz futbol endüstrisi, ki bunlar Güney Amerika, Batı Avrupa ve Doğu Avrupa olarak sınıflandırılabilir, hem futbol içi hem de futbol dışı pek çok gelişmenin de etkisi ile artık tek merkezli bir yapıya büründü. Bu gelişmelere koşut olarak 1980’lerden sonra FIFA’nın uluslararası otoritesinde de bir düşüş olduğunu gözlemlemekteyiz. Bunun başlıca sebeplerinden birisi Avrupa futbol piyasasının geldiği mali boyutun yanında Soğuk Savaş döneminin bitmesi ve bunu takip eden AB entegrasyon sürecidir.

FIFA ve UEFA gibi uluslararası kurumlar kutuplara ayrılmış, ortak hareketin olmadığı, parçalı bir politik ortamda gücünü çok daha rahat kullanabiliyordu. Ancak hem artan ekonomik güç ve futbol işgücü piyasasındaki liberalleşme ile futbolun tek merkezli hale gelmiş olması, hem de bu merkezdeki kutuplaşmaların AB entegrasyon süreci ile birer birer kaybolması FIFA ve UEFA’nın etkinliğinin azalmasına sebep oldu. Entegrasyon ile ortaya çıkan ve hızla güçlenen Avrupa Adalet Divanı (AAD olarak anılacaktır) ve Avrupa Parlamentosu (AP olarak anılacaktır) gibi milletler üstü kurumlar FIFA ve UEFA’ nın üzerinde otoriteler olarak ortaya çıktılar ve bu büyük coğrafya adına konuşabilme yetisi sayesinde dünya futbolunu yöneten kurumların otoritelerini zayıflatır etkileri oldu.

Politik, ticari, küresel ve diğer çevresel faktörlerdeki hızlı değişimler Avrupa’ya politik alanda bütünleşme getirmiş olsa da futbolun idaresi acısından ortaya yirmi yıl öncesinden çok daha bölük bir tablonun çıkmasına sebep oldu. Ortaya çıkan bu tablo ve otorite karmaşası tüm futbol tarihinin belki de en karışık döneminin yaşanmasına sebep olmakta. Bu yeni, değişken ve belirsiz ortamda her paydaş kendi güç ve etkinliğini artırma mücadelesine girişti. Çok fazla üzerinde durulmamış olsa da yeni güç dengelerinin oluşumunda AB kilit rol üstlenmektedir. AB doğrudan yaptırım yoluyla olmasa da aldığı bazı kararlarla dünya futbolunun ekonomi-politiğini etkileyecek en önemli güçlerden birisi olarak ortaya çıkmış ve öngörülebilen gelecekte de önemli bir aktör olmaya devam edecektir.

Avrupa futbolu ile ilgili alınacak pek çok kritik kararda aranan AB kanunlarına uygunluk kriteri sebebi ile UEFA karar mekanizmasının isleyişi de güçleşmektedir. Buna ilaveten günümüzde pek çok kulüp futbolun karar alıcılarını bypass ederek adaleti AB mahkemelerinde aramaktadır. Bu mahkemelerin her başvuruyu müstakil olarak ele alması ve vereceği kararların öngörülemezliği ortaya Avrupa futbolu açısından büyük bir belirsizlik çıkartmaktadır. Bu belirsizliğin ortadan kaldırılması da, aktörlerin önümüzdeki yıllarda güçlerini ve sınırlarını çizecek olan da bu çalışmada bahsedeceğimiz şekillenme aşamasındaki AB spor politikası olacaktır.

***

AB’nin spor politikasına geçmeden önce Avrupa futbolunun sosyo-politik çevresini daha iyi tanımlamak amacı ile Avrupa futbolunun paydaşlarına bir göz atmak yararlı olacaktır. Bu paydaşları amaçları itibarıyla ticari ve sportif olmak üzere iki kutup arasında konumlandırılabiliriz. Bir sonraki bölüm Avrupa futbolunun çevresini daha analitik bir düzleme oturtmak ve mevcut dengeleri daha iyi anlayabilmek açısından önemlidir.

AVRUPA FUTBOLUNUN STRATEJIK PAYDASLAR HARITASI

Avrupa futbolunun paydaşlarını amaçları doğrultusunda aşağıdaki şekilde gruplandırabiliriz. Bu gruplama bize Avrupa sporundaki mevcut dengeleri yansıtmak ve aktörleri amaçları doğrultusunda özetlemek açısından faydalı olacaktır. Avrupa futbolunun paydaşlarını sportif hedefler ve ticari hedefler eksenine oturttuğumuzda aşağıdaki tabloyu elde ederiz.

Bu tablonun solunda konumladığımız FIFA ve UEFA ana statülerinde sportif hedeflerin üstünlüğünü açıkça ortaya koymuşlardır ve her ne kadar pek çok çevre tarafından hakli gerekçelerle eleştiriliyor olsalar da genel itibarıyla birer ticari işletme olmaktan çok futbolun gelişimi yönünde hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Ulusal Futbol Federasyonları (UFF) da sportif vizyon ile kurulmuş kurumlardır. Taraftarlar ve amatörlerin de ağırlıklı olarak sportif amaç doğrultusunda hareket eden paydaşlar oldukları tartışma götürmez. Zaten mevcut ticarileşmeden en büyük zararı görenler de yine en son saydığımız bu iki gruptur.

Futbolun ticari yönü ile ilgilenen ve kararlarında ticari amaçları ön planda tutan paydaşlar ise profesyonel futbolcular, medya, yayıncı kuruluşlar ve diğer ticari fayda sağlayıcılardır (sponsorlar, spor danışmanlık ve pazarlama firmaları, menajerler vs.). Bu gruplar yadsınamaz bir şekilde futbol endüstrisinde maksimum kazanç amacı ile hareket etmektedirler.

İşte tam bu noktada diğer iki kilit paydaş EU ve profesyonel kulüpler bu eşitliğin ortasında yer almaktadırlar. Profesyonel kulüpleri ortada konumlandırmamızın sebebi kulüplerin amaçlarının çeşitlilik arz etmesidir. Küçük kulüpler daha çok sportif gelişim ve dayanışmanın esas olduğu noktada konumlanabilecek iken büyük ve global aktörler diyebileceğimiz G-14 gibi oluşumlar da özellikle son dönemde iyice ticari alana kaymış durumdalar. Artan Futbol A.S’ler ve bu kulüplerin yabancı girişimciler tarafından alınması ile birlikte ticari motifler bu kulüplerde daha ön plana çıkmaya başladı. Bunlara ek olarak Bosman kurallarının getirdiği yapı (özellikle sportif yatırımın verimliliğinin düşmesi) da maddi baskıları öne çıkartan bir diğer unsur olarak karşımıza çıkmakta.

Küçük kulüpler ise pek çok kez serbest piyasa ekonomisinin futbolda işlemediğini acı bir şekilde tecrübe etmişlerdir (Göztepe, Leeds, Wimbledon, Ferencvaros, Austria Salzburg, Leicester City vs.). Futbol ekonomisinin liberalleşmesi küçük-büyük ayrımını arttırmakta ve küçük kulüplere zarar vermektedir. Serie A’daki naklen yayın haklarının bireysel satışına dayalı sistemin ligin tümüne verdiği zarar buna iyi bir örnektir.

Buna karşın büyük kulüpler oyun üzerinde daha geniş çaplı kontrol elde etmek ve ekonomik etkinliklerini daha da arttırmak amacı ile çalışmalarını sürdürmekteler. G-14’un kuruluşu ve uyguladığı stratejiler son yıllarda büyük kulüplerin etkinliklerini arttırma yolundaki en kritik hamlesi olarak öne çıkmaktadır.

Eşitliğin ortasında değerlendirdiğimiz bir diğer önemli aktör ise AB’dir. Ekonomik ve politik unsurları ile AB aslen vatandaşlarının iktisadi ve sosyal refahından sorumludur. Bu sebeple EU’nun her iki taraf karşısında da yükümlülükleri vardır. AB’nin hem ekonomik hem de sosyal boyutu göz önüne almayı gerektiren pozisyonu ve tarafsız olması gerektiğinden bu iki grubun istek ve ihtiyaçlarını dengeleme zorunluluğu vardır. Spordaki yapısal bozulma kadar futbolun ekonomik boyutundaki küçülme sonrası ortaya çıkabilecek olası işsizlik de AB’nin değerlendirmek zorunda olduğu bir konudur.

Başlarda AB’deki spor ile ilgili mevzuat eksikliği ve AB’nin bir spor politikası bulunmamasının getirdiği boşluğun da etkisi ile Avrupa Adalet Mahkemesi spor endüstrisini herhangi bir sektör gibi değerlendirmekteydi. Avrupa Adalet Mahkemesi bu dönemde sektörün kendine özel iç dinamiklerini ve sosyal hayattaki önemli rolünü dikkate almayarak AB’yi bu eşitlikte ticari tarafa yakın konumlandırmıştı. Ancak özellikle 2000’lerin başından itibaren AB’de bir spor aklının da belirmesi ile bu konumu sportif alana yavaş fakat hissedilir adımlarla kaymaktadır.

Bu değişime yakından bakmak hem geçmişi daha iyi analiz etmek ve bugünkü aktörlerin geldikleri konumların öncüllerini ortaya koymak, hem de geleceğe ilişkin olası gelişmeleri tahmin edebilmek açısından kritik önemdedir. İlerleyen bölüm (halen daha emekleme safhasındaki) AB spor (ilişkisinin) politikasının dönüm noktası olarak değerlendirebileceğimiz 1996 Bosman kararları (Amsterdam Antlaşması) sonrasından 2007’de yayınlanan” Avrupa’ da Profesyonel Futbol’ un Geleceğine dair Rapor” a değin süreci ele alacaktır.

AB SPOR POLITIKASI

AB’nin spora ilk önemli etkisi Avrupa Adalet Mahkemesi’nin ünlü Bosman kararı ile olmuştur. Avrupa’da spor sektörünün medeni kanun hükümlerine tabi olduğu ilk olarak 1974 yılında belirtilmiş olsa da 1996’ya kadar AB’nin spora önemli bir etkisini görmüyoruz. Amsterdam Antlaşması’na kadar da AB’ de spor politikası oluşturulmasına yönelik herhangi bir girişim göze çarpmamaktadır.

Jean-Marc Bosman’ın başvurusu ve devamında gelişen süreç de aslında politik değil hukuki bir süreç olmasına karsın çok önemli ekonomi-politik etkileri olmuştur. Bosman kararı Avrupa transfer sistemini ve Avrupa futbolundaki güç dengelerini kökten değiştirmiştir. Oyuncular serbest dolaşım ve sözleşme hakkı ile pazarlık güçlerini dolayısı ile ücretlerini ciddi oranda arttırmışlardır. Buna karşın küçük kulüpler önceleri önemli bir gelir kalemi olan transfer ücretlerinden büyük oranda mahrum kalmışlardır. Kulüpler daha uzun süreli kontratlar ile oyuncuları kendilerine bağlamak zorunda kalmışlar, bu da kulüplere ekstra finansal risk getirmiştir. Takımlar daha uluslararası bir kimlik kazanmış ve bu süreç ligler arası veya aynı ligdeki takımlar arası farkın açılmasına sebep olmuştur. Bunları takiben AB’nin futbola etkisi özellikle işgücü piyasası ve rekabet kanunlarının uygulanması konularında hızla artmıştır.

AB’nin spora bakışı

Bosman kararı ve bunu takip eden dönemdeki bazı Avrupa Adalet Mahkemesi kararları çok önemli sosyal, ekonomik ve sektörel değişimlere sebep olmakta. AB’nin sektöre dair herhangi bir düzenlemesi bulunmamasından dolayı mahkemeler spor endüstrisini herhangi bir iş kolu gibi ele alarak endüstriyi kökten etkileyebilecek kararlar almaktaydı. Halen daha şekillenmemiş ve büyük bir belirsizliğin hüküm sürdüğü spor organizasyonlarının yetki alanları ve aldıkları kararların AB hukukuna uygunluğu konularındaki belirsizlikler Avrupa sporunun tüm yapısını tehdit eder duruma gelmiştir.

Bu durum AB’nin bu konuya eğilmesini ve bir spor politikası oluşturmasını gerekli kılmıştır. Ekonomik refahın yanında sosyal denge ve sosyal gelişim de AB’nin anayasada belirtilmiş diğer önemli amaçlarındandır. AB bir süre sonra bu hedeflere ulaşmada sporun önemli bir araç olduğunu görerek sistemin sosyal yönüne daha fazla eğilme gereği görmüştür. Helsinki Raporu ve Nice Konferansı sporun sosyal öneminin kabulü ve sektörün özel koşullarının göz önüne alınması yönünde iki kritik dönemeç olarak adlandırılabilinir.

Ancak bu iki deklarasyona bakmadan önce AB’nin bakış açısındaki bu değişimlerin sebeplerine kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

AB’nin bakış açısındaki değişimin ana sebepleri

Sosyal Baskılar: Özellikle futboldaki ticarileşmeye, önce İngiltere ardından da Avrupa’nın pek çok ülkesindeki şiddetli karşı çıkış, toplumsal bir hareket boyutuna taşınmış olmasa da AB’nin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bunu müteakip AB, İngiltere’de kurulmuş ve kulüplerin taraftarlarca sahiplenilmesi ve yönetilmesi fikri ile ortaya çıkmış Supporters’ Direct oluşumuna önemli destek vererek bu oluşumun tüm Avrupa’ya yayılmasını desteklemektedir.

Belirttiğimiz Suppoter’s Direct dışında FSF (Football Supporters’ Federation) gibi organizasyonlar ile ortaya çıkan bu oluşum tepkisini Austria Salzburg, Wimbledon, Manchester United ve daha pek çok kulüp satışında göstermiştir.

AB tarafından üye ülke vatandaşları arasında yapılmış Eurobarometer anketi sonucunda ortaya çıkan AB halkının sporun AB sosyal hayatındaki yerinin ve sporun sosyal değerlerinin korunması yönündeki talepleri de bir diğer sosyal baskı unsuru olmuştur.

UEFA’nın lobi faaliyetleri ve AB ile ortak hareket: Bir diğer önemli unsur olarak UEFA’nın ülke federasyonlarını da arkasına alarak yaptığı lobi faaliyetlerini gösterebiliriz. UEFA ilk başlarda çok ta akılcı olmayan tepkiler ile Avrupa Adalet Mahkemesi kararlarına yaklaşmıştı. Örneğin Gerhard Aigner (o donemdeki gorevi nedir?) Bosman kararı ertesi bir röportajında AB otoritelerine çok sert çıkmış, futbolu yöneten kurumlara karşı düşmanca tavır içerisinde olmakla suçlamış ve Avrupa Adalet Mahkemesi hakimlerinin futbol sektörü ile ilgili bilgisinin çok sınırlı olduğunu belirtmişti (Holt 2006). Lennart Johansson da Futbol Ekstra Mayıs 2007 sayısındaki röportajında AB’yi ve olası etkilerini başlarda küçümsediklerini ve bunun kendi döneminde yaptığı en ciddi hata olduğunu belirtmiştir.

Bu reaksiyonel davranış biçimi zaman içerisinde daha rasyonel bir hal almış ve UEFA, AB ile ilişkilerin öneminin farkına vararak etkinlik kurma faaliyetlerini hızlandırmıştır. Brüksel’de AB ile ilişkileri yürütmek üzere bir büro açan UEFA, üye ülke federasyonlarının temsilcilerinin de katılımı ile “AB-UEFA İlişkileri Seminerler Serisi” başlatmıştır. Bu ofisin başkanı Jonathan Hill de gelinen ortamda AB’nin Avrupa futbolu için artık çok önemli bir hale geldiğini UEFA’nın resmi internet sitesinde yayınlanmış bir röportajında belirtmiştir.roportaj link..

Lobi faaliyetleri sadece bu ofis ve UEFA genel merkezinin çalışmaları ile sınırlı değildir. Ulusal Futbol Federasyonları da kendi ülkelerindeki AB karar alıcılarını etkilemek amacıyla çeşitli lobi faaliyetleri yürütmekteler.

UEFA AB’nin temel isteklerine kayıtsız kalmamış olması da ilişkileri olumlu bir noktaya çekme çabalarının bir parçasıdır. Bu uyumun izlerini UEFA’nın yeni dönemdeki vizyonunu şekillendirmeye yönelik yayınlamış olduğu strateji belgesi ”UEFA Vision” da görebiliriz. Bu belgede Avrupa Birliği’nin yazının ilerleyen bölümlerinde üzerinde duracağımız Helsinki Raporunda değinmiş olduğu pek çok noktaya yer vermiş olması dikkat çekicidir.

***

Yukarıda gördüğümüz politik ortam ve değişen süreçlerin AB’nin spor üzerine tutumuna etkileri vermiş olduğu kararlar ve resmi belgelerinde spor ile ilgili açıklamalarında görülebilmektedir. İlerleyen bölüm AB spor politikasının resmi doküman ve raporlara dayanarak son on yıllık kronolojisini vermektedir. Amsterdam anlaşması ile başlayan, Nice Deklarasyonu ile şekillenen bu süreç ”Avrupa Bağımsız Spor Gözden Geçirmesi – ABSG” ve “Profesyonel Futbolun Avrupa’daki Geleceğine İlişkin Rapor” ile kritik bir dönemece girmiş ve 2007’nin 3. çeyreğinde yayınlanması planlanan Beyaz Doküman (AB kurumları tarafından bazı alanlardaki stratejilere yön vermesi amacıyla hazırlanan belgeler “White Paper” olarak adlandırılmaktadır) ile Avrupa futbolunda yeni bir döneme girilmesi olasıdır. Bu dönemde neler olabileceğinin sinyalleri öncesinde hazırlanmış AB’nin en kapsamlı spor raporlarında bulunabilir.

Bu raporların gözden geçirilmesi ve satır aralarının iyi okunması ile futbolumuzun karar vericileri stratejik pozisyonlarını daha iyi belirleme sansına sahip olacaklardır.

Amsterdam Antlaşması (1997)

Amsterdam deklarasyonu ilk defa resmi olarak sporun AB sosyal yapısı içerisindeki önemine vurgu yapılması açısından önemlidir. Bu madde spor ile ilgili sorunlara ciddi bir çözüm getirmese de sporun öneminin vurgulanması ve AB’nin bu alana olan ilgisini ve daha derin araştırma isteğini belirtmesi açısından önemli bir gelişmedir.

Madde 29

“Konferans sporun sosyal acıdan önemini, özellikle de kimlik şekillenmesi ve insanları bir araya getirme özelliklerini vurgular. Konferans bu sebeple AB organlarını spor ile ilgili önemli konular görüşülürken spor federasyonlarını dinlemeye çağırır. Bu bağlamda amatör sporun özel karakteri göz önünde bulundurulmalıdır.”

Bu antlaşmayı takiben yapılan Viyana toplantısında görevlendirilen Avrupa Halkları Komisyonu ise AB’nin spor ile ilgili ilk önemli raporunu Helsinki’de açıklamıştır.

Helsinki Raporu (1999)

Amsterdam Antlaşması ertesinde Viyana’da toplanan Avrupa Komisyonu sporun sosyal yönüne istinaden mevcut sportif yapının ve sporun AB sosyal hayatı içerisindeki yerinin korunması ile ilgili Helsinki toplantısında sunulmak üzere bir rapor hazırlanmasını talep etmiştir. Bu raporu hazırlayacak olan Avrupa Halkları Komisyonu, Avrupa sporunun çeşitli paydaşları ile görüşerek ve son olarak 20-23 Mayıs 1999 tarihlerinde tüm paydaşların katılımı ile düzenlenen konferans sonucu hazırladığı raporu Helsinki’de sunmuştur.

Raporda Amsterdam’da dile getirilmiş olan sporun sosyal önemi dört ana başlık altında detaylandırılmıştır. Bunlar; spora olan yoğun katılım, insanları bir araya getirmesi, istihdam yaratma gücü ve diğer sağlık ve eğitim gibi alanlardaki faydalarıdır.

Raporda ayrıca UEFA ve sportif kanadın argümanlarını destekleyebilecek şekilde ”Sporun ekonomik unsurlarının beklenmedik gelişiminin yıkıcı etkileri” ne de değinilmiştir. Bunlar artan maç trafiği ve sportif organizasyon sayısındaki artış, ticari amaçların kimi zaman sportif ilkelere ve sporun sosyal yönüne verdiği zararlar, büyük kulüplerin ayrı bir lig kurma tehditleri, sektör içi dayanışmanın zayıflaması tehdidi ve futbolcuların çok küçük yaşlarda profesyonelliğin baskılarına maruz kalmalarıdır.

Komisyon mevcut sonuç bildirgesinde gidişatın mevcut yapıyı ve sporun sosyal fonksiyonlarını zarara uğratabileceğine işaret etmiş ancak bunun yanında Avrupa Komisyonu’nun antlaşmalardan doğan spor ile ilgili doğrudan bir yükümlülüğünün bulunmadığının da altını çizmiştir. Rapor mevcut yapının korunması ile ilgili olarak; Spor federasyonlarının önemini, sistemin bütünlüğünün ve otonom yapısının korunmasının gerekliliğini, ticari kulüp alımlarının dikkatli incelenmesini, Avrupa sporunun bir parçası olan düşme-çıkma sisteminin korunmasını, doping ile savaşın sürmesini ve genç sporcuların sportif gelişiminin yanında eğitimlerine de özen gösterilmesini tavsiye etmiştir. Komisyon ayrıca belirtilen amaçları gerçekleştirmek için tüm aktörlerin koordinasyon ve istişare içerisinde bu süreci yönetmeleri gerektiğinin altını çizmiştir.

Helsinki Konferansının da etkisi ile takip eden Nice Zirvesinde sportif karar alıcılar açısından önemli sayılabilecek bazı görüşler başkanlık deklarasyonunda yer bularak AB’nin resmi görüşü olarak kayda geçmiştir.

Nice Konferansı (2000)

Avrupa Konseyi resmi olarak sporun özgül bir yapısı olduğuna ilk defa Nice Konferansı Başkanlık Deklarasyonunda yer vermiştir. Bu açıklamanın Amsterdam’dan en önemli farkı, belirtilen özel yapının sadece amatör spor ile sınırlandırılmamış olması idi. Bu deklarasyonda belirtilmiş diğer önemli hususlar ise;

  • Spor organizasyonlarının bağımsızlığının önemi
  • Spordaki sektör içi dayanışmanın korunması acısından ülke federasyonlarının önemi
  • Spor federasyonlarının müsabaka düzenleme yetkinliğinin kabulü
  • Federasyonların sportif bütünlük ve katılımcı demokrasi için kilit unsur oldukları
  • Çoklu kulüp sahipliğinin tehlikeleriydi

Bu resmi doküman Avrupa futbolunun artan ticarileşme karşısındaki mücadelesinin ana dönüm noktalarından bir tanesidir. Her ne kadar Nice Konferansının ertesinde spor ile ilgili bağlayıcı bir yasa çıkmamış olsa da AB’nin çeşitli alt komiteleri ve görevlendirdiği bazı kurumlar spor endüstrisinin mevcut durumu ve oluşturulabilecek politikalar üzerine pek çok çalışmaya imza atmışlardır.

Bu dönemden en önemli girişim yeni anayasaya spor ile ilgili bir hüküm konulmasıydı ancak yeni Anayasa Fransa ve Hollanda’da ret edilince, spor AB anayasasına girememiştir. Fakat hazırlanan diğer tüm raporlarda bazı spora özel durumların varlığı ve sportif kural, hukuk kuralı ayrımının iyi yapılması gerektiği, mevcut sistemin korunması ihtiyacı, sporun AB sosyal hayatındaki önemi gibi konular defalarca dile getirilmiş ve genel eğilim sportif kanadın isteği doğrultusunda ilerlemektedir. Bu dönem içerisinde AB’de spora dair bazı önemli raporlar aşağıda özetlenmiştir.

  1. Avrupa Konseyi – AB spor talimatı (2001)
  2. Avrupa Komisyonu – Spor ve çok kültürlülük (2004)
  3. Avrupa Komisyonu – AB vatandaşları ve spor (2004)
  4. Avrupa Parlamentosu – İç pazarda profesyonel spor (2005)
  5. Avrupa Komisyonu – AB’de spora katılım trendleri (2005)
  6. Avrupa Komisyonu – EU ve spor (2005)
  7. Avrupa Komisyonu – Gönüllülük ve spor (2006)
  8. Avrupa Komisyonu – Spor ve kalkınma politikası (2006)
  9. İngiltere Avrupa Dönem Başkanlığı – Avrupa spor gözden geçirmesi (2006)
  10. Avrupa Konseyi – AB’de spora katılımın artırılması (2007)
  11. Avrupa Parlamentosu – Profesyonel Futbolun Avrupa’daki Geleceğine İlişkin Rapor (2007)

Şu an için AB’nin pozisyonunda sporun özel yapısını göz önünde bulundurmaya dair daha yapıcı bir bakış açısı mevcut olsa da pek çok konuda halen daha belirsizlikler devam etmektedir. Özellikle sportif kural ile hukuk kuralı ayrımı henüz yapılamamış olduğundan genel çerçevenin belirsizliği ortaya futbol dünyası için muallakta birçok konu bırakmakta. Davalar tekil olarak değerlendirilmekte ve kararlar yasal çerçevedeki büyük boşluklar sebebiyle içtihatlar ve direktifler doğrultusunda alınmakta. Bu sebeple AB’nin genel politikasını ve bakış açısını belirten resmi belgeler gelecekteki kararlarda yol gösterici ve hatta belirleyici unsurlar olacaktır. Özellikle “Bağımsız Avrupa Spor Gözden Geçirmesi” (ABSG) ve Şubat 2007’ de yayınlanmış “Avrupa Futbolu’nun Geleceğine İlişkin Rapor” çıkacak olan Beyaz Doküman’a yön verecek iki kritik rapordur. Bu iki raporu önümüzdeki iki bölümde mercek altına aldıktan sonra bu çalışma önümüzdeki yıllara ilişkin Avrupa futbolu ile ilgili öngörüler ve bu gelişmelerin Türkiye perspektifinden bir değerlendirmesi ile sonlanacaktır.

Avrupa Bağımsız Spor Gözden Geçirmesi

ABSG, AB Birleşik Krallık Dönem Başkanlığı sırasında Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, spor bakanlarının da destekleri ile Birleşik Krallık Spor Bakanı Richard Caborn tarafından hayata geçirilmiş Avrupa Sporu’nun en kapsamlı gözden geçirme raporudur.

Eski Portekiz Başbakan yardımcısı Jose Louis Arnavut başkanlığında yürütülmüş olan bu çalışma için Avrupa futbolunun tüm önemli paydaşlarının görüşleri alınmış ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden akademisyen ve uzmanlardan oluşan üç kurulun (hukuk, politika ve ekonomi) çalışmaları sonucunda hazırlanmıştır.

Ana amacı Nice Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesi aşamasında somut öneriler ortaya koymak olan ve gelecekteki AB politikalarına da yon verecek bir rapor niteliği taşıyan bu çalışma, 2006 Eylül’ünde yayınlandıktan sonra Avrupa Futbol çevrelerinde oldukça geniş yankı bulmuş ve tartışma yaratmıştı.

Raporun öncelikle üzerinde durduğu konu, yazının başlarında da belirttiğimiz, Avrupa futbolunun içerisinde bulunduğu yasal belirsizlikten kurtarılmasıdır. Avrupa’ da artık sıkça görmeye alıştığımız kulüpler, futbolcular, federasyonlar ve UEFA gibi paydaşlar arası davaların kamu mahkemelerinde görülmesi futbola zarar vermekte. AB yasalarında spora özgü herhangi bir belirleyici hükmün bulunmaması, kararların içtihatlar çerçevesinde ve genellikle de yargıçların inisiyatifi ile verilmesi, futbolun karar alıcılarının da önünü tıkamakta.

Bu konuyu yoğun biçimde öne çıkartan rapor, “spor kuralı” ve “spor ile ilgili kural” tanımlamalarının yapılmasının önemli bir yol gösterici olacağını savunmakta. Spor kuralları AB kanunlarının dışında kalan ve sporun kendi iç dinamiklerini düzenleyen kurallardır. Bu kurallara örnek olarak oyunun saha içi kuralları, turnuvaların yapısına ilişkin düzenlemeler, milli takımların yapılarına ilişkin kararlar gösterilebilir.

Spor ile ilgili kurallar ise saha içerisindeki oyunu veya turnuva konseptini düzenlemese de sportif etkinliğin sağlığı için konulmuş kurallardır. Bunlara örnek olarak ta UEFA’nın almış olduğu ülkede yetişmiş oyuncu kuralı (home-grown), TV yayın haklarının kolektif satışı ve ücret tavanı uygulamaları gösterilebilir. Bu alanlardaki düzenlemeler sportif, hukuki, ekonomik ve daha pek çok farklı alanda sonuçlar doğurmaları sebebi ile tartışma konusu olmaktadır.

Özünde kulüplerin oyuncu yetiştirmeye teşvik edilmesini amaçlayan ülkede yetişmiş oyuncu kuralı, AB vatandaşı oyuncuların transfer serbestilerini kısıtlaması sebebiyle tartışılmakta. Ücret tavanı da oyuncu ücretlerine bir sınırlama getirmesi sebebi ile pek çok çevre tarafından AB rekabet kanunlarına ters bulunmaktadır. Rapor bu gibi kararların ekonomik hareketleri kısıtlamak amacı taşımadığını ve sistemin sıhhatli işlemesi amacı ile alındığını belirtmiştir. Buna istinaden AB’nin bu alanlardaki uygulamalara çerçeve oluşturacak direktifler ile bu alandaki belirsizlikleri en aza indirmesini talep etmiştir. Bahsedilen sınıflama ile sportif ve spor ile ilgili kuralların çerçevesinin belirlenmesi halinde Avrupa futbolunun bugün içerisinde bulunduğu belirsizliğin azaltılması amaçlanmaktadır.

Yasal zeminin oluşturulmasının dışında raporun işaret ettiği bir diğer önemli alan da Avrupa futbolunu yöneten kurumların yapılarında gerçekleştirilmesi istenen değişikliklerdir.

Rapor, UEFA ve ülke federasyonlarından yapılarını daha demokratik, şeffaf ve katılımcı hale getirmelerini talep etmenin dışında bir Avrupa Spor Ajansı kurularak bu kurumun Avrupa sporunu yakından izlemesini ve tüm bilgilerin bu kurumda toplanmasını önermektedir.

AB ayrıca taraftarların Avrupa çapında İngiltere’ deki Supporters’ Trust benzeri örgütlenmesini ve oyunun karar mekanizmalarında önemli rol almaları gerektiğini belirtmektedir.

Bir diğer önemli paydaş ta FIFPro (Avrupa Profesyonel Futbolcular Birliği) olarak gösterilmekte ve futbolun yönetimine aktif katılımlarının sağlanması desteklenmektedir. Ayrıca G-14’ u reddeden AB, onların yerine profesyonel kulüpleri temsilen European Club Forum’un önemli bir paydaş olarak ele alınmasını önermiştir.

Avrupa’ya özgün bir spor modelinin varlığından söz eden rapor, bunun en önemli iki özelliği olarak sektör içi dayanışma ve düşme-çıkma sistemini içeren piramit seklindeki yapılanma olduğunu belirtmekte. Bu yapıda son yıllarda özellikle piramidin üst kesiminde gözlemlenen kopma eğilimleri tüm sistemi tehlikeye atacak bir gelişme olarak irdelenirken, çözümün sektörel dayanışmanın arttırılması ve ligler arası uçurumun azaltılarak daha demokratik bir ortamın oluşturulmasından geçtiği sonucuna varılmıştır. Bu sebeple rapor; TV haklarının kolektif satışını, kadroda bulundurulabilecek oyuncu sayısının sınırlandırılması ve ülkede yetişmiş oyuncu kuralının uygulanmasını savunmaktadır. Şampiyonlar Ligi’nden piramidin tabanına daha geniş kaynaklar aktarılması da bir diğer dikkati çeken dayanışmayı destekleyici öneridir.

Rapor yayınlandıktan sonra Avrupa’ da önemli yankı uyandırmış ve özellikle büyük kulüp ve liglerden tepki çekmiştir. Ancak AB ve Avrupa’nın çeşitli spor bakanlarının inisiyatifi ile hazırlanmış bu bağımsız ve bilimsel gözden geçirme etkisini çabuk göstermiştir.

Taraftar Dernekleri’ nine (Supporters’ Trust) Avrupa sathına yayılabilirliğini araştıran bir çalışma 2007 Mart’ında AB ve UEFA desteği ile Supporters’ Direct tarafından başlatılmıştır. Ayrıca raporun işaret ettiği Profesyonel Futbol Strateji Konseyi kurulması önerisi de UEFA tarafından hayata geçirilmiş ve raporda talep edilen ile aynı yapıda, hatta ismi dahi çok fazla değiştirilmeden kurulmuştur.

Bu kısa sürede yaptığı etki de gösteriyor ki ABSG önümüzdeki yıllarda da Avrupa futboluna etki edecek önemli çalışmalardan bir tanesi olacaktır.

Profesyonel Futbolun Avrupa’daki Geleceğine İlişkin Rapor

Avrupa’da çok ses getiren ABSG’in ardından Avrupa Komisyonu 2007’nin üçüncü çeyreğinde yayınlanmak üzere bir Beyaz Doküman hazırlıklarına girişti. Bu bağlamda profesyonel futbola özel bir rapor hazırlaması için Eğitim ve Kültür Komitesi adına raportör Ivo Bellet görevlendirildi.

Bellet AB’nin bu alan ile ilgili dört önemli Komisyonunun görüşlerine başvurarak Avrupa futbolundaki tartışmalara istinaden bir ön çalışmayı Avrupa Parlamentosu’na sundu.

Beyaz Doküman’a dayanak olacak bu çalışma ABSG’nin önerilerini genel anlamda desteklemesine karşın bazı farklar da mevcuttur. ABSG’dan en önemli fark, bu raporda AB komitelerinin tartışılmakta olan konuları kendi perspektiflerinden değerlendirmiş olmalarıdır.

Bu sebeple mevcut en son resmi rapor olması ve AB Komitelerinin görüşlerini içermesi sebebi ile yakında çıkacak Beyaz Doküman’a en çok etki etmesi beklenen belge niteliğindedir.

Bu raporda da yasal belirsizliğin çözüme kavuşturulması, Avrupa spor modelinin korunması, piramit yapının sağlıklı işlemesinin önemi, demokratik katılım, ülkede yetişmiş oyuncu kuralı ve kadro limiti kurallarının desteklenmesi, UEFA lisans sisteminin hayata geçirilmesi, menajerlik lisans sisteminin oluşturulması, kulüplerde mali kontrolün arttırılması gibi ABSG’de belirtilmiş pek çok önemli konuya destek verilmiştir.

AB’nin futbolun sosyal fonksiyonlarını gözeten yaklaşımı sebebi ile futbol kurumlarının halk ile daha bütünleşir olması istenmiş, bunun için genç ve ailelere ucuz bilet verilmesi gibi öneriler sunulmuştur. Profesyonel futbolun diğer sektörlerden farklı muamele görmesine daha temkinli yaklaşan rapor ayrıcalıklı muamelenin sadece sosyal fayda sağlamak koşulu ile makul karşılanabileceğini, diğer koşullarda profesyonel futbolun herhangi bir sektör gibi muamele göreceğini belirtmiştir. Olası muafiyetlerin çerçevesinin de AB ve sporun yönetici birimlerinin ortak diyalogu ile belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Rapor ayrıca bizde tabu gibi görülen özerklik ve idari tekel konularına da değinmiştir. Rapor özerkliğin sınırlarının çizilmesinin önemli olduğunu belirtmiş ve özerkliğin hangi koşullar altında kabul edilebilir olacağının belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Komite, Federasyonların ve kararlarının meşruluğunun kurumların demokratik, katılımcı ve hesap verebilir olmalarına ve karar mekanizmalarının şeffaflık derecesine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tartışmalarda Federasyonların toplumun sosyal faydasını gözetir yapıda çalışmalarını öncelikli kıstas olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Futbolu yöneten kurumların yapısal revizyona gitmesi gerektiği bu raporda da bahsedilmiş ancak bu sefer FIFA da bu uyarılardan ciddi pay almıştır.

Komite, “Her ne kadar sporu yöneten kurumların kendi sportif prosedürlerini korumak gibi haklı gerekçeleri olsa da kamu mahkemelerine başvuru, sportif açıdan savunulamaz olsa bile, disiplin hükümleri yolu ile cezalandırılamaz” dedikten sonra FIFA’nın keyfi ve adaletsiz kararlarını kınadığını belirtmiştir. Bunun yanında AB, FIFA’yı idari yapısını iç demokrasisini ve şeffaflığını arttıracak şekilde yeniden düzenlemeye çağırmıştır. Bunu yaparken de tüzüğünü tüm spor aktörlerinin sivil mahkemelere başvurması meşru hakkını koruyacak, bunun yanında turnuvaların normal işlemesini de sekteye uğratmayacak şekilde gözden geçirmesini talep etmiştir.

Finansal açıdan da pek çok kritik noktaya temas eden rapor UEFA lisanslama sistemini desteklediğini ancak bu sistemin kulüplerin finansal sağlıklarını ve düzgün yönetilmelerini garanti eder şekilde geliştirilmesini istemiştir.

Rapor bağımsız gözetim kurumu kurulmasını tavsiye etmiş ve ABSG’den farklı olarak bu kurum için daha geniş yetkiler tanımlamıştır. Bu kurum Avrupa kulüplerinin finansal ve ticari aktivitelerini denetleyecek ve kulüpleri fidansal şeffaflıkları ve uygun yönetim kriterlerine uymaya zorlayacaktır. Ayrıca mevcut durum ile ilgili senelik bir rapor hazırlayacaktır. Bir AB spor ajansı kurulması da diğer yönetsel tavsiyeler arasındadır. Finansal açıdan son tavsiye spor şirketleri için yeni bir statü oluşturulması ve bu yapılırken hem büyük kulüplerin ekonomik aktivitelerinin hem de kulüplerin sportif karakteristiğinin göz önüne alınması gerektiğidir.

SONUÇ

Avrupa Futbolunun sosyo-politik dengelerini ortaya koyduktan sonra detaylarına girdiğimiz AB spor politikası resmi belgeler ve ilişkilerin seyri ile de açıkça görüldüğü gibi kaygan bir zeminde hareket etmektedir.

Başlarda gayrı müdahil bir yapıda seyreden AB-spor ilişkisi ilerleyen dönemde mevcut boşluğun zararları görüldükçe ve sporun AB açısından önemi kavrandıkça değişmektedir.

Bu tavır değişikliği boşluktan kendi çıkarları doğrultusunda yararlanan ticari güçlerin zararına ancak sportif aktörlerin faydasına bir hal almıştır.

Gelişmelerin sportif aktörler açısından olumluya giden seyri ve özellikle özetlediğimiz son iki rapordaki prensip ve tavsiyeler AB tarafından da kabul edilip yasalaşması halinde Avrupa futbolunda yönetsel açıdan daha sağlıklı bir yapının tesisi mümkün olabilecektir. Elbette ki bu geniş çaplı raporların Beyaz Doküman’a aynen yansıması ve AB tarafından tamamı ile kabulü fazla iyimserlik olacaktır. Fakat bu süreçten sportif amaçla hareket edenlerin yararına bir kararın çıkacağını düşünmekteyiz.

Raporlardaki görüşlerin Beyaz Dokuman’ a yansıması oranında Avrupa futbolundaki karar alıcıların eli de güçlenecektir. Bunu biraz günlük olaylar bağlamında açacak olursak;

Platini büyük ülkelerden maksimum üç takım ve gelirlerden ufak ülkelere daha eşitlikçi bir dağılım sözünü tutma sansına sahip olacaktır. G-14 tehdidi azalacağı için UEFA, Şampiyonlar Ligi’ den gelen paranın daha büyük bölümünü piramidin alt kademelerine aktarabilecektir. Home-grown player ve kadro limiti kuralları hayata geçebilecek, bunun da genç oyunculara yapılacak yatırımı arttırıcı etkisi olacaktır. Kulüplerin şu andakinden daha sıkı bir denetimden geçecekleri de beklenmesi gereken başka bir gelişme olacaktır. Bu çizdiğimiz futbol açısından olumlu tablo paragrafın başında da belirttiğimiz AB’nin sportif gelişimi destekleyen tutumunun devam etmesi ve sportif alanın sınırlarının doğru belirlenmesi durumunda gerçekleşebilecektir.

Futbolun içerisinde bulunduğu belirsizlik yazıda belirttiğimiz pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiş olsa da olumlu gelişmelere de vesile olmuştur. Bunlardan en önemlisi UEFA’yı daha demokratik, şeffaf ve açık bir örgütlenmeye zorlaması olmuştur.

UEFA daha önce çok fazla üzerine eğilmediği FIFPro, Football Supporters’ Federation gibi oluşumları AB’nin bu kurumları Avrupa futbolunun önemli paydaşları olarak ele almasından ötürü kendisi de daha ciddiye alır olmuş, bunun dışında AB’nin tavsiyesi ile diğer başka paydaşları da karar süreçlerine dahil ederek hem daha demokratik hem de daha etkin bir yapıya kavuşmuştur.

Ciddi bir G-14 ve ayrılıkçı lig tehdidi ile karşı karşıya kalmış olan UEFA bu dış baskılar sebebiyle iç yapısını güçlendirmek zorunda kalmıştır. UEFA’nın aksine FIFA’nın bozuk yapısı ve işleyişi ise pek çok kitaba konu olmaktadır. AB menzili dışında kalan ve ciddi bir rekabete maruz kalmayan FIFA’nın hantal, verimsiz ve karanlık yapısı ciddi bir dış baskı görmemesine bağlanabilir.

Avrupa futbolunda gerçekleşecek tüm gelişmeler elbette ki futbolumuzu da etkileyecektir. Bizim açımızdan en önemli konu ise mevcut gelişmelerden çıkartılabilecek sonuçlardır.

Burada derin bir TFF analizine girmeyecek olmamıza karşın FIFA ve TFF’nin bozuk işleyişinin altında yatan en önemli sebeplerden birisinin yeterli denetim veya rekabete maruz kalmadan ellerinde bulundurdukları yetkileri diledikleri şekilde kullanabilmeleridir.

Her ne kadar Ivo Bellet’in raporunda FIFA’ya yapılmış eleştiri ve uyarılar bulunsa da bu uyarıların FIFA’nın uluslararası yapısı sebebi ile UEFA’da yaptığı etkiyi göstermeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizde de herhangi ciddi bir denetlemeye veya rekabete maruz kalmayan TFF’nin verimsiz ve kendi başına buyruk yönetilmesinin altında yatan yapısal nedenlerden birisi budur.

Bir diğer çıkartabileceğimiz sonuç ise Türk futbolu için de bağımsız ve bilimsel bir gözden geçirme raporu hazırlanması gereğidir. Bu raporda TFF’nin daha demokratik ve Türk futbolunu temsil eder yapıya kavuşması için yapılması gerekenler ile tüm sistemin sağlıklı isleyişine dair yeni bir yapılanmanın nasıl olması gerektiği araştırılmalıdır.

Avrupa’nın hukuki altyapı olarak en güçlü Futbol Federasyonu konumundaki TFF’nin kendisine verilmiş bu ayrıcalığı hak eder olması, ortaya koyacağı sosyal sorumluluklu ve futbolun her alanında gelişimi destekleyen yönetimi ile olacaktır. TFF sadece profesyonel kulüpleri değil tüm Türk futbolunu temsil eder bir yapıya kavuşur ve iyi kurumsal yönetim prensiplerini uygulayıp futbolumuzun kaynaklarını en iyi şekilde değerlendirir ise kendisine tanınan özel hakların meşruiyeti tartışılmaz. Aksi durumda kendisine bahşedilmiş kamu gücü ve yönetsel tekelin doğru kullanılıp kullanılmadığı her zaman sorgulanmaya açık olacaktır.

Reklamlar

One response to “AB VE AVRUPA FUTBOLU

Yorumlarınızı paylaşın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s