CIES’ten Avrupa Futbolu Demografi Araştırması

CIES tarafından 2009′dan bu yana her yıl yayınlanan Avrupa Futbolu Demografi Araştırması yayınlandı. Araştırma 2011 verilerine ve geçmiş yıllar ile yapılan karşılaştırmalara dayanıyor. Veriler de FIFA’dan. Oldukça sağlam. Sitede üyelik ile uğraşmak istemeyenler buradan da indirebilir.

Türk takımlarından Antalyaspor 28,84 yaş ortalamasıyla 9. sıradan girdi. Spor Toto Süper Lig de en yaşlı Ligler sıralamasında 26,56 ortalamasıyla 6. sırada.

Araştırmada ilgimi çeken gelişmelerden bir tanesi transfer pazarında Güney Amerikalı futbolculara olan ilginin azalması, bunun yanında Balkanlar ve Orta Avrupa pazarının daha çok tercih edilmeye başlanması oldu.

Bir de devede de boy var ama eşek çekiyor atasözümüzü doğrulayan bir rakam var. Avrupa’nın en uzun boylu takımı 187,26 cm ortalamayla FC Volyn Lutskplurken en kısa takım 177,48 cm boy ortalamasıyla FC Barcelona olmuş 2011 yılında.

Sean Hamil Röportajı

NOT: Bu ropörtaj 10 Nisan 2011′de Sencer Yücel ve Kadir Ar tarafından yapılmış ve Futbol Extra dergisinin Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Bize biraz kendinizden ve araştırma merkezinizden bahsedebilir misiniz?

Londra Üniversitesi’ne bağlı Birkbeck Üniversitesi Spor Endüstrisi Merkezi’nin ve Futbol Yönetimi Yüksek Lisans programının başındayım.
Araştırma Merkezi’nin kuruluşu 1998’e kadar uzanıyor. Premier Lig yayın haklarını elinde bulunduran BskyB Manchester United’ı satın almak istiyordu. Bu dönemde üniversitenin iş idaresi departmanı olarak BskyB’nin pazarda hem alıcı hem de satıcı tarafta yer almasının rekabete zarar vereceğini, diğer firmaların pazara girmesinin önünü tıkayacağını ve bu sebeple yayın hakları pazarındaki dengeleri bozacağını düşünüyorduk. Bizim görüşümüze göre buna izin verilmemeliydi. Fakat medyada bu konuda yeterli tartışma ortamı oluşmamıştı.
Futbol büyük bir sektör ve sürekli gündemde olmasına rağmen medyadaki kavrayış ve tartışma ortamı çok zayıftı. Bu sebeple bir konferans düzenledik. Sonraları Barcelona Futbol Kulübü’nün başkanı da olan Juan LaPorta da bu konferansa gelmişti. Lobi faaliyetlerimiz sonuç verdi ve BskyB’nin Manchester United’ı satın alması rekabet kurulu tarafından engellendi.
Çok ilginç bir dönemdi çünkü kimse böyle bir şeyi beklemiyordu. Bu gösterdi ki futbol bu kadar gündemde ve toplumsal hayatın merkezinde olmasina rağmen sektörel yapı ve dinamikler hakkında bilgiler çok yetersizdi.
Kısacası, biz bu konularda çalışacak akademik bir araştırma merkezinin gerekli olduğuna karar verdik ve futbol yönetimine odaklanarak çeşitli araştırmalar yayınladık. Bu süreçte Avrupa Birliği, İngiltere Parlamentosu, İngiltere Futbol Federasyonu ve UEFA gibi futbolun karar vericilerine calışmalarımızdan edindiğimiz bilgi ve deneyimleri aktardık ve halen aktif şekilde görüşlerimizi paylaşıyoruz.

İngiltere’de futbol idaresi bugün için ne durumda? Geçmişten günümüze gelişimi kısaca anlatabilir misiniz?

İngiltere futbolunun önündeki önemli sorunların başında kulüplerin yüksek borçları gelmektedir. Bugün İngiliz kulüplerinin büyük çoğunluğu zarar ediyor.
Kulüpler sahada başarılı olabilmek için kadroya yatırım yapıyorlar. Futbolcu alıyor ve borçlanıyorlar.
Alex Ferguson’unuz yoksa genellikle en çok parayı harcayan ligi kazanıyor. Bu ne kadar adil? Ligde genellikle sadece birkaç kulüp şampiyonluğa aday olabiliyor.
Liglerdeki rekabet dengesi çok önemli bir konu. Amerika’daki kulüpler ve ligler bunun farkındalar. Amerikan spor sisteminde neredeyse sosyalist diyebileceğimiz bir sistem mevcut. Örneğin NFL’de aşağı yukarı her kulüp aynı gelire sahip. Bunun sebebi de sporda rekabet dengesinin önemini kavramış olmalarıdır.
İngiltere’deyse şampiyonluk yarışı vermesi muhtemel sadece 4 takım var artık. Buna karşın kulüpler iflas ediyorlar. 1992’den bu yana futbol liglerindeki 92 kulüpten 54 tanesi iflas etti. Bu kulüpler piyasaya, diğer kulüplere ve devlete olan borçlarını ödeyemiyorlar. Bu herhangi bir sektör için önemli bir problemdir.

Vergi borçları Türkiye’de de önemli bir tartışma konusu ve kulüpler Türkiye’de genellikle bu konuda affediliyorlar.

Bu özellikle son üç yıldır İngiltere’de de çok önemli bir konu. Artık vergi müfettişleri çok agresifler. Bu yaşananlar ve tedbirler sonrası kulüplerin Premier Lig’e ve Football League’e vergilerini ödediklerine dair bildirimde bulunmaları gerekiyor. Ekonomik durgunluk döneminde vergilerin ödenmemesi büyük bir utanç kaynağı ve çok tepki çeken bir durum. Bu sebeple finansal düzenlemeye ihtiyaç olduğu ortaya çıkıyor.

Peki, İngiliz kulüplerindeki çıkışın sebepleri neler olmuştur?

İngiltere futbolunun dibe vurduğu 1980’lerin sonlarında stadyumlarda çok sayıda polis görev yapıyordu. Gençler dışında kimse stada gitmek istemezdi. İngiliz stadyumları gerçekten tehlikeliydi. Hillsborough faciası bunu açıkça ortaya koydu. İnsanlar orada beceriksiz yönetim sebebiyle hayatlarını kaybettiler.
İngiltere’de holiganizm problemi vardı ve bununla baş etmek gerekliydi. Bu hareketler aşırı sağ faşist hareketlerle ilişkiliydi. 1980’lerdeki olayların çoğu başetmesi oldukça güç problemlerdi. Stadyum ve yönetim kalitesi utanılacak durumdaydı. Stadyumlar 1920’lerde yapılmış ve 70 yıldır yenilenmemişti.
İngiltere bu sorunlarla baş etmeyi başardı.
Hükümet herkesin stadyumlarını aynı anda modernize etmelerini mecbur tuttu. Bu şu açıdan önemliydi;
Futbol kulüpleri için önemli bir paradoks söz konusudur. Eğer paranızın tamamını oyunculara harcarsanız stadyumların yenilenmesine, altyapıya veya taraftar grupları ile ilişkilere harcayacak paranız kalmayacaktır. Stadınızı modernize etmek için para harcarsanız ve kadroya para harcayamazsanız rekabet dengenizde zaafiyet oluşur. Doğru olanı yaptığınızda sportif olarak geriye gidersiniz.
Bu paradoks o dönemde hükümet sayesinde kırıldı. Hükümet, Hillsborough faciası sonrasında yayınlanan Taylor Raporu sonrasında kulüplerin stadyumlarını yenilemelerini zorunlu kıldı. Stadyumların modernizasyonu tamamlandı çünkü bunu yapmak zorunda bırakıldılar, istedikleri için yapmadılar.
İngiliz kulüplerinin Avrupa kupalarından men edildikleri bir dönemde kulüpler stadyum yenilemelerine giriştiler. Stadyumların hepsi yaklaşık aynı dönemde modernize edildi ve bu süreçte devlet spor bahislerinden elde edilen paralarla yapılan harcamaların %25’ini finanse etti. Kalan %75’i ise kulüpler kendileri finanse ettiler.
Bunun dışında 1992 yılında BskyB ortaya çıktı ve içerik ihtiyacı had safhadaki bir endüstriden futbola para akıtmaya başladı.
1992’de ayrıca İngiltere ekonomisi ciddi bir durgunluk döneminden çıktı ve 15 yıllık kesintisiz büyüme sürecine girdi. Gelirlerdeki bu artış boş zaman harcamalarını da artırdı.
Elimizdeki, İngiltere’deki tabiriyle mükemmel bir fırtınaydı: Yeni stadyumlar için devlet desteği, Avrupa Kupaları’na yeniden katılım, yayın gelirlerindeki müthiş artış ve artan tüketici harcamaları. Müthiş.

İngiliz hükümeti kulüpleri stadyum veya tesis yatırımları konusunda zorluyor mu?

Sorduğun önemli. Kulüpler her yıl güvenlik sertifikası almak zorunda. Bu Hillsborough’dan sonra önemli gelişmelerden biri. Artık hükümet agresif bir şekilde stadyumların asgari güvenlik standartlarına uymasını istiyor.
Günümüzde hükümet stadyumlar konusunda herhangi bir destek vermiyor. Kulüpler kendi kaynaklarından bu yatırımları karşılamak zorundalar.

Sizce İngiltere’nin tecrübelerinden Türk futbolu neler öğrenebilir ve gözlemleriniz ışığında ne önerileriniz olur?

İlk olarak İngiliz futboluyla ilgili elbette pek çok iyi şeyin olduğunu söyleyebilirim. 1989’dan nerelere gelindiği ortada. Bu çok önemli bir başarı. Seyirci sayıları ikiye katlandı. Harika bir ürün ortaya çıkartıldı ve dünyada da büyük ilgi görüyor. İnsanlar izlemek istiyorlar. Stadyumların yenilenmesi ve yayın haklarının satışı konularında da çok başarılı oldular. Sponsorluk gelirleri konusunda da önemli aşama kaydedildi. Genel ticari uygulamalar göz önüne alındığında öğrenilecek çok şey var.
Stadyumların modernizasyonu burada çok önemli bir konu. İngiltere’nin aldığı ders, polisiye tedbirlerin sadece kısa vadeli bir mekanizma olduğudur. Esas yapılması gereken stadyumlarda daha iyi bir ortam oluşturulmasıdır. Sadece gençlerin değil halkın her kesiminin gelebileceği stadyumlar gerekli. Bu Taylor raporunun temel söylemiydi. Raporda temel sorunun stadyumların durumu ve kötü yönetilmesi olduğu belirtilmişti. Güvenlik konusunda oldukça büyük sorunlar bulunmaktaydı. Polisiye tedbirler de oldukça yetersizdi.
Mevcut durumu eğer sadece stadyumlardaki güvenlik sorunu olarak değerlendirirseniz İtalyanlar’ın düştüğü hataya düşebilirsiniz. İnsanların stadyumlardan kaçmasına sebep olabilirsiniz.
Eğer boş stadyumlarda maç oynarsanız bu yayıncıların hoşuna gitmez. Atmosfer yoksa. Atmosfer için de dolu tribünlere ihtiyacınız var. Fakat sahada 3000 polis varsa o tribünleri dolduramazsınız. Kavga etmeye meyilli 2000 ultra taraftarınız varsa da bunu yapamazsınız. Stadyumlar Roma dönemindeki arenalar değil.
İtalya’da (biraz yazdım bu konuda) da gördüğüm kadarıyla Türkiyedekiler’e benzer tedbirler alınmaya kalkılmıştı. Sert güvenlik tedbirleri alındı. Bu ticari olarak da anlamlı değil.
Yurtdışındaki televizyon kanallarının Premier Lig’i sevmesinin ardındaki sebeplerden biri de stadyumların hep dolu olması ve güçlü bir taraftar kültürü bulunmasıdır. Belki eskisi kadar güçlü değil çünkü seyirciler artık daha yaşlı.
İngilitere futbolu ile ilgili tartışmalardan bir tanesi de gençlerin stadlara erişimlerinin kolaylaştırılması konusunda. Örneğin bu konuda Almanlar’ın güvenli ayakta maç izleme bölümlerini örnek gösterebiliriz. Bu bilet fiyatlarını daha düşük tutabilmelerine olanak sağlıyor. Bu konuda pek çok tartışma var fakat kritik konu ise stadlarınızı yenilemek durumunda olmanız. Kadınların ve engellilerin de gidebilecekleri stadlar. Aksi taktirde yarı dolu stadyumlarla başbaşa kalmak durumundasınız.Sponsorlar da bunu çok beğenmeyecek. Bu çok kapitalist bir bakış açısı gibi görünebilir fakat kendinizi polisiye tedbirlerle dolu ve güvenlik sorunu olan stadyumlarda bulacak olursanız sonunda Galatasaray – Trabzonspor maçındaki durumlarla karşılaşırsınız. Bu bir ticari öneri değil aslında eğer Türk futbolunun içinde olsaydım bu konuda gerçekten endişelenirdim.

Türkiye’de yeni çıkan anayasa ile spor tahkimi sonrasında mahkemeye gidişin kapalı olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konuyu bilmiyordum ve Türkiye’de olduğum dönemde duydum. Ben hukukçu değilim ve yorum yapabilmek için öncelikle anayasa maddesini görmem gerekir.
Genel anlamda baktığımızda IOC’nin CAS’ı kurma sebebi Bosman sonrası sözleşmeler ile ilgili konularda artan ihtilaflar olmuştur. Sporcular davaları mahkemelere taşıyorlardı ve mahkemeler de sporun özgül yapısını dikkate almadan karar verebiliyorlardı. Bunun spor üzerinde olumsuz etkisi olduğunu düşündüler. CAS kuruldu ve tüm uluslararası spor federasyonları da CAS’ın otoritesini kabul etmeleri konusunda ikna edildi.
Spor federasyonlarının spor tahkimini kabul etmeleri anlaşılabilir bir durumdur fakat bu gönüllü bir kabuldür. Ben bu tartışmayı aslında biraz garip buluyorum. İngiltere’de sporcuların spor tahkimi dışında bir mahkemeye başvurmasının önünün kesilmesi kabul edilemez bir durumdur. Bu İngiltere’de önerilmiş olsa buna çok ihtiyatlı yaklaşırdım çünkü burada ciddi bir bireysel özgürlüklerin ihlali durumu söz konusu.

Spor tahkiminin kararları Birleşik Krallık veya Avrupa’da kesin ve nihai midir?

İngiliz yargı sisteminde spor mahkemeleri bulunur mu?Hayır nihai değildir. İsteyenler devlet mahkemelerine başvurabilirler. UEFA ve FIFA disiplin komiteleri gibi kurulların kararlarına uymalısınız fakat uymak istemezseniz de elbette ki mahkemelere başvurabilirsiniz. Bu kesinlikle böyledir.

Tüm spor federasyonlarının kendi disiplin sistemleri vardır fakat spor mahkemesi diye birşey yoktur.
Spor mahkemesi yok fakat futbola ilişkin düzenleme mevcut. Sadece futbola ilişkin olan bu düzenlemeyle stadlara girişiniz ve yurtdışına çıkışınız belirli dönemlerde engellenebilmekte.

Bu tip bir mahkemeye ihtiyaç var mı?

İhtiyaç veya gerek olduğunu düşünmüyorum.

UEFA Lisans sistemi ve Avrupa çapında uygulanabilirliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu sistemi destekliyorum. Lisans sisteminin kökeni, biraz teknik bir açıklama olacak ama, yüksek teknoloji üretim endüstrisine dayanmaktadır. Örneğin siz bir alt yüklenicisiniz, askeriye için araçlar üretiyorsunuz ve yedek parçaya ihtiyacınız var. Belki piyasada istediğiniz ürünü sağlayabileceğini söyleyen 50 farklı şirket var. Teker teker gidip bu şirketleri denetleyemezsiniz ve bu sebeple karar verirken sadece fiyata bakmak durumunda kalabilirsiniz.
Lisans sistemlerinde bağımsız bir kuruluş size sertifika verir. Bu durumda tedarikçiniz olmak isteyen firmalardan belki sadece 10 tanesi aslında istenilen standartlara uygundur. Böylece sertifikasyon sizin araştırma ve denetleme maliyetlerinizi düşürecektir. İşi kimin doğru yapacağına daha az zaman harcamanıza yardımcı olacaktır. Ayrıca bu standartlarda üretim yapan üreticileri de ödüllendirecektir. Sistemin temeli aslında budur.
Futbola gelecek olursak; Eğer UEFA iseniz güçlü bir Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’ne sahip olmak istersiniz ve bu da aslında güçlü liglerin varlığı ile ilgilidir. Lisans sistemi kulüplerin belirli standartlara uygun hale gelmesini cesaretlendirir. Kulüplerin başarıyı kolayca satın almalarının önüne geçer. Real Madrid bir yıl Galacticos projesiyle neredeyse Sampiyonlar Ligi kupasını satın aldı bir anlamda. Madrid şehir konseyine pazar fiyatının çok üzerinden bir fiyata arazi sattılar. Devlet kapalı kapılar ardında kulübü finanse etmişti. Avrupa Konseyi konuyu inceledi fakat bir yere varamadı. Bu hem turnuvanın organizatörü hem de Avrupa futbolunun idari kurumu konumundaki UEFA için problemli bir durum.
Lisans sisteminin amacı bir kulübün doğru yönetim standartlarına uygun yönetildiğini gözetmek. Bu kulüp ister İrlandada, isterse Türkiye’de olsun.
Kalite yönetim sistemlerinden bahsetmemin amacı aslında buydu. Lisans sistemi hukuki bir tedbir değil bir yönetim tekniği aslında. Önemli sonuçlarından bir tanesi elbette ki UEFA’nın çok güçlü bir pozisyona gelmesi olacaktır. Çünkü yerel liglerde bazı standartlar getirme imkanları olacaktır.

Bir ADAM yeter!

Türkiye’de kulüplerin yönetimi şirketlerden veya devletten farklı değil. Genellikle kurumsal ve kişilerden bağımsız yapılar yerine liderler ön plana çıkıyor. Bu sebeple kulüpleri de başkanlar yönetiyor ve yönlendiriyor.

İş böyle olunca, tek bir kişi bir kulübün kaderini belirleyebiliyor. Bir kişinin başkan olduğu kulübü rezil de vezir de etmesi mümkün. Rezil edenler futbolumuzda çoğunlukta maalesef.

Hatta bazılarının yaptıklarını kulübe bir düşmanı bile yapmaz. Fakat bir de kulübün kaderine olumlu etki eden liderler var.

Buradan hareketle Türkiye’de bir ligin başarısını formüle edersek

Ligin başarısı bünyesindeki kulüplerin potansiyeline ve bu potansiyelin onu yönetenler tarafından kullanılabilme becerisine eşit olduğunu söylersek yukarıdaki denklemi elde ederiz :)

Burada;
L= Ligin başarısı
k= Kulüp
Pk= Kulübün potansiyeli
Bk= Kulüp başkanının potansiyeli

Baktığımızda, kulübün potansiyelinin sadece yeterli olmadığını ve başkanın potansiyelinin kulüp başarısı için kilit önemde olduğunu söyleyebiliriz.

Demek ki başarı için iyi bir potansiyele sahip bir kulübe bir ADAM yetebilir ve tüm ligin başarılı olabilmesi için de 18 tane ADAM yeterli olacaktır.

Yazıyı bir soru ile bitirelim.

Ligimizin başarısızlığının sebebi nedir?

a) Medya
b) Savcılar
c) Başkanlar
d) Tavşanlar

TFF’den Sine-i Aileye Dönme Kararı

Bu gelişmenin beni hiç şaşırtmadığını söylemeliyim. 3 Temmuz’daki tutuklamaların ardından ilk olarak bir öğle yemeğinde daha sonra da sohbet her açıldığında aynı şeyleri söyledim. Mahkemelerde ne olacağını bilmediğimi fakat TFF tarafından Fenerbahçe’nin küme düşürülmeyeceğini ve ardından olağanüstü Genel Kurul ile 58. maddenin sonundaki “düşürülür” kelimesinin “düşürülebilir” olarak değiştirileceğini söylemiştim. Söylediğim de yaklaşık 5 ay içinde yavaş yavaş gerçekleşti.

Çoğunluğun aksine hiç bir kafa karışıklığım da olmadı tüm bu süreçte (takibin neden başlatıldığı hariç). Futbolun bir aile! olduğunu biliyorum. Ailenin fertlerinin geçimini yasadışı veya en azından ahlak dışı işler ve ilişkilerden sağladığını da biliyorum. Aile içinden basına yansıyan bazı yaramazlıkların da aile tarafından uygun biçimde üstünün kapatılacağını ve çocuğun “Ayıp değil mi abilere böyle yapıyorsun” denildikten sonra, hiç bir şey olmamış gibi ailenin bağrına basıldığını çok iyi bildiğim için ilk günden beri ne olacağını görebildim.

Aslında çok komplike olduğu düşünülse de futbol ailesinin yapısı çok kolay çözümlenebilecek ilişkiler ve dengelerle birbirine bağlı. Hepsi oturdukları koltukları sistemdeki çarpıklıklara ve/veya birbirlerine borçlular.

Hepsi bir şekilde (TV, sponsor, bilet, forma satışı vs.) halktan toplanan kaynakları hiç bir hesap vermeden ve kulüp çıkarlarını gözetmeden harcayabiliyorlar ve sistemin mevcut durumuyla devamı işlerine geliyor.

Ellerine aldıkları oyuncağı büyük çoğunluğunun 2-3 yıl içerisinde ellerinden bırakacaklarını da bildikleri için herhangi bir uzun dönemli marka değeriyle uğraşacaklarını düşünmek de akılcı değil.

Genel Kurul’a gidileceği yönündeki iddiamın arkasındaki düşünce ise ortaya çıkan cenazeyi kaldırmaya kimsenin kolay cesaret edemeyeceği ve topu futbol ailesinin Konseyi olan TFF Genel Kurul’una bırakacağı düşüncemdi.

TFF’nin bu konuda bir karar alabilecek cesareti olsa bile Genel Kurul’un ne karar vereceği herkes tarafından malum olduğu bir durumda gereksiz kahramanlığa soyunmasını beklemiyordum.

Peki neden bu kadar beklediler? Buradaki düşünce Genel Kurul’da bir aksilik olmamasını veya sonrasını kurgulama isteği olabilir.

Ben bu planların ilk aylarda yapıldığını ve ufak bazı sapmalar dışında uygulandığını düşünüyorum. TFF Yönetim Kurulu’ndaki insanların aptal olduklarını düşünmek pek mümkün değil (düşündürebilecek icraatleri oldu gerçi). O halde her aktörün pozisyonunun bu kadar belirgin olduğu, neye nasıl tepki vereceğinin açıkça tahmin edilebildiği bir ortamda strateji geliştirmek çok zor olmayacaktır (bkz. game theory – perfect information). Bence planın ana hatları aylar öncesinden belliydi.

Temel stratejinin ne olacağı düşünüldüğünde her şey çok açıktı aslında. Fenerbahçe ve diğer kulüpler ya düşürülecekti ya da düşürülmeyecekti. Gerisi teferruat. Ligler başladıktan sonra ise düşürülme gibi bir ceza verilemeyeceği ortada. Futbol kulüplerinin çoğunluğunun bu kulüplerin düşürülmeleri konusunda ne düşündükleri de belli. Kısaca un, yağ, şeker var. Helva tarihi de bugün belli oldu.

Peki neden bu kadar beklenildi helva için? Ben biraz da düşürmeme kararı alındıktan sonraki dönemin hazırlıkları için beklendiğini düşünüyorum. Genel Kurul sonrası TFF Yönetim Kurulu tarafından futbol ailesinin isteğine uygun kararlar alınır ve Genel Kurul ertesinde veya en geç lig (play-off değil) bitiminde karar verilerek yeteri kadar! puan düşürülür. Bunun ardından Fenerbahçe silinen puanlara rağmen ilk 6′ya girer ve neden alelacele ortaya atıldığı belli olan Play-off’lar oynanır. Puanlar bu sene silinmezse (ki ben 26 Ocak tarihini gördükten sonra bu sene içinde işlerin biteceğini düşünüyorum. Aksi takdirde Genel Kurul için ligin bitmesi beklenirdi) gelecek sene için uygulanır. Verilecek en ağır! karar Fenerbahçe’yi Play-off dışında bırakmak olur.

Eğer karar gelecek sezona bırakılırsa ve Fenerbahçe bu sezon sonunda Avrupa vizesi alırsa Milan gibi o da eksi puanla lige başlamasına rağmen Avrupa Kupaları’nda ülkemizi gururla! temsil eder.

Peki bu süreçte UEFA ne yapar? Bugünkü açıklamada kısaca midelerinin bulandığını söylemişler. Belki Fenerbahçe’yi bir yıl daha Avrupa Kupaları’na almazlar. Daha fazlasını yaparlarsa işte o zaman futbolumuzda devrim olur fakat pek ihtimal vermiyorum böyle bir şeyin olacağına.

Tüm futbol ailesi için gelsin: PUT YOUR HANDS UP IN THE AIR!

Marka Değeri

Süper Lig’in marka değeri hakkında yapılan tek bilinçli açıklama Adnan Öztürk’ten geldi.

“Futbolun marka değeri esas şike yaptığı belirlenenler gereken cezaları almazlarsa biter”

Bizim medyanın marka değerinden anladığı sadece pazar büyüklüğü olsa da markanın ne demek olduğunu bilenler Adnan Öztürk’ün savını destekliyor.

Dinamo Zagreb 1 – 7 Lyon

Dünkü maçtan sonra Bosnalıların Platini ile ilgili afişleri daha bir anlamlı geldi.

 

Şampiyonluk Hatırası

This slideshow requires JavaScript.

Yeni Zelanda Ragbi Milli Takımı’nın şampiyonluğu şerefine Adidas tarafından Paperlux tasarım ajansına sadece 70 adet yaptırılmış hediye seti.

Muhteşem bir şey. Dışı kiraz ağacından ve el oyması, içindeki Sennheiser hoparlörlerin üst kısmı ile kitabın kapağı orjinal Yeni Zelanda Milli Takım formasından yapılmış.

Kütüphane rafarına koymaya kıyamaz, çerçeveletip duvara asardım herhalde.

Lisansli Urunler

Guney Kore’den bir arkadasim magazada cekmis fotografi. SM’de paylasmis ben de buraya alayim dedim.

FC Sion ve Fenerbahce

Sonda soyleyecegimizi basta soyleyelim. Sion olayinin Fenerbahce’ye bir etkisi olmaz.

Bunun sebebi davanin, Isvicre kanunlarina tabi iki kurum (bir tanesi spor kulubu, bir digeri de uluslararasi spor federasyonu) arasinda UEFA’nin merkezinin bulundugu Nyon’un bagli bulundugu Vaud Kantonu mahkemesinde acilmis olmasi ve verilen kararin Isvicre yerel kanunlarina istinaden verilmis olmasidir.

Fenerbahce ise ne AB uyesi bir ulkede ne de Isvicre’de kurulu bir kuluptur.

Konular birebir ayni bile olsa bir sey degismezdi.

*  *  *

Sion davasi cok ilginc seyrediyor. Iki olay birbirinden oldukca farkli olmasina ragmen Turkiye’de sporun ne kadar yanlis organize oldugunu anlayabilecegimiz bir ornek sunuyor onumuze. Haklilik tartismasina girmeden once hak arayabilme hakki uzerinde durmak gerekiyor aslinda.

Buyuk kulubumuz Fenerbahce, TFF ve UEFA karsisinda hakkini arayamiyorken Sion gibi ufak (ekonomik, sosyal, medya vb. her konuda) bir sehir takimi Isvicre Futbol Federasyonu ve UEFA’ya kafa tutup hakkini arayabiliyor. Hatta Platini’yi hapse attirmakla tehdit ediyor. (Fenerbahce’de Sion Baskani’nin bu konudaki aciklamalarinin ardindan Turkiye’de suc duyurusunda bulundu)

Bunun altinda yatan sebepler nelerdir peki?

Turkiye’de spor politik bir silah olarak kullaniliyor ve sadece bir sosyal aktivite olarak degerlendirilmiyor. Bu sebeple hukumet hak, hukuk veya demokrasiye uygun degil TFF ve/veya kuluplerin istegine gore kanunlar cikartiyor. Diger ulkelerde profesyonel kulupler ve federasyonlar sporun sadece paydaslari olarak gorulurken bizde sahibi hatta “sinirlari cizilmemis devleti” gibi goruluyor. Buna ragmen kulupler talep ettikleri yasalarla aslinda kendi bacaklarina sikiyorlar farkinda olmadan. Bunu sporda siddet yasasinda da gorduk, yakinda tahkime iliskin Anayasa maddesinde de gorecegiz. Diger ulkelerde sistem bizdekinin tam tersi isler. Kulupler genellikle hukumetlerden yasa talep etmezler etseler bile (bizim kulupler kadar curetkar olmadan) hukumet buna uymak zorunda degildir, hatta tam tersi karar verebilirler.

UEFA ve FIFA Isvicre’de ozel statude kurulmus uluslararasi derneklerdir. Sion da ayni ulkede kurulu bir spor kulubu. Bu kulup de Isvicre yasalarina tabi bir diger kurum olan UEFA’yi verdigi bir karardan oturu mahkemeye veriyor. Mahkeme de kulup lehine bir karar veriyor.

Peki Isvicre’de bizdeki Anayasa mahkemesi gibi bir madde olsaydi ne olurdu? Maddeyi bir defa daha hatirlayalim.

”Spor federasyonlarının spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin kararlarına karşı ancak zorunlu tahkim yoluna başvurulabilir. Tahkim Kurulu kararları kesin olup bu kararlara karşı hiçbir yargı merciine başvurulamaz”

Bu durumda Sion once Isvicre Futbol Federasyonu’na ardindan da CAS’a gider. Dogal olarak bu kurumlardan bir sonuc alamazdi (Tipki Fenerbahce’nin de alamayacagi gibi). CAS, UEFA’ya bagli bir kurum degildir fakat futbolun ve sporun global statukosuna gobekten bagli bir kurumdur. Bu sebeple UEFA’ya karsi boylesi radikal bir karar hic bir zaman almaz. Ufak bazi gostermelik kararlari olsa da uluslararasi federasyonlarin aleyhine radikal kararlar almisligi yoktur.

Fakat Isvicre’de veya Avrupa’nin hic bir ulkesinde buna benzer bir anayasal, hatta yasal kisitlama yoktur. Aksine yargiya gitmek herkesin hakkidir. CAS, FIFA, UEFA veya sporun herhangi bir kurumunun verecegi kararlar hic bir zaman son hukum degildir. Federasyonlarin verecekleri her karar mahkemeye goturulebilir.

İsvicre Futbol Federasyonu, FIFA’nin kararina ragmen bir oyuncuyu lige kabul etmek zorunda kaldi mahkeme sonrasinda. Ilerleyen surec sonucunda da UEFA Sion’u Avrupa Ligi’ne geri almak zorunda kalacak veya tazminat odeyecek gibi gorunuyor. Her durumda ufak bir kulup kendi ulke federasyonuna, 53 ulkenin futbol federasyonlarina (Sion davasinda UEFA’ya tam destek vermislerdi), UEFA’ya ve FIFA’ya (surekli olarak anlamsiz tehditler savuruyor Isvicre Futbol Federasyonu ve Sion’a) karsi hakkini arayabiliyor ve davasini kazanabiliyor. Bizim buyugumuz ise tipki siddet ve sike ile ilgili kanunda oldugu gibi mudahil oldugu ve cikmasina katki sundugu bir anayasa maddesi sebebiyle hakkini aramak hakkindan mahrum kalacaktir.

Bu anlasilmaz anayasa maddesinin kaldirilmasi icin bir vesile olur ve Anayasa Mahkemesi’nin sonderece yerinde kararinin Insan Haklari acisindan onemi anlasilir ulkemizde. Yoksa daha cok kurum ve kisinin bu maddeden oturu cani yanacak ve ileride mutlaka degisecektir.

William Gaillard’dan PTG’de UEFA, FIFA ve Avrupa Futbolu Uzerine Yorumlar

William Gaillard, Platini’nin bas danismani ve UEFA’nin beyin takimindan. Gectigimiz aylarda Kadir Has Universitesi’ne konusmaci olarak gelmisti.

Sporun karar vericilerinin cok sevmedigi bu konferansa gelmis olan spor politikasinda etkili isimlerden bir tanesiydi. Verdigi iki onemli mesaj var. Birincisi ve bana gore en ilgi cekici olani, Kibris’ta iki hafta once yapilmis olan UEFA toplantilarinda konusulan kucuk ve orta olcekli Avrupa liglerinin birleserek yeterli buyuklukte TV pazarlari olusturmalari konusundaki gorusleriydi. Kibris’ta, futbol federasyonlari tarafindan bu gorus sicak karsilanmasa da PTG’deki konusmasi adeta bu yonde ilerleyen yillarda adimlar atilmasi icin yapilan bir iletisim faaliyeti gibiydi.

1900′lerin baslarinda Avrupa’da bu onyargilarin bugunden daha az oldugunu ve ilk Almanya sampiyonunun bir cek takimi oldugunu ve farkli ulkelerden takimlarin o donemde ayni ligde oynayabildiklerini soyluyordu. Coklu liglerin gecmiste bile bugun oldugu kadar tepkiyle karsilanmadigindan ve spor federasyonlarinin olusup liglerin kurulmaya basladigi 1900′lerin baslarindaki milliyetci bakis acisinin bu yapilari nasil etkilediginden bahsediyordu. Gunumuzdeki globallesme ve TV’nin adeta herseyin onune gecen ekonomik etkisiyle bugun temel belirleyici oldugunun altini cizdi. Bu sebeple de yeterli televizyon seyircisi cekemeyen ulkelerin liglerinin birleserek bolgesel ligler kurulmasinin kacinilmaz olacagini ve bunu yapamayanlarin hizla profesyonel futbol sahnesinden silinecegini one suruyor.

Acikcasi benim de katildigim bir gorus olmakla birlikte ozellikle milliyetciligin etkisiyle yasanabilecek siddet olaylarinin nasil onlenecegi burada temel problem. Ben ozellikle futboldaki rekabetci musabakalarda dostluk ve kardesligin one ciktigina ve pekistigine pek rastlamis degilim. Tesetesteron’u daha dusuk bireysel sporlarda bunun zaman zaman gerceklestigini gorsek de takim sporlari, ozellikle de futbolda bu gibi durumlar istisnadan oteye gitmiyor. Buna benzer fikirler 1990′lardan beri dile getiriliyor. Ozellikler de Iskocya, Hollanda, Belcika, Portekiz ve Iskandinavya’dan takimlarin katilimiyla buyuk bir pazar olusturmak.

UEFA acisindan da stratejik bir adim olabilir bu. Avrupa’nin buyuk ligleri ve kuluplerinden gelen baskilar hizla artiyor ve buyuk kuluplerin tehditi G-14′un dagilmasindan beri ilk defa bu kadar ciddi dile getiriliyor. Bu hareketin basinda G-14 doneminin en tutucu takimlarindan olan Bayern Munih’in gelmesi dikkat cekiyor. Gucun dagilmasi, Avrupa’da ust duzey lig ve takim sayisinin artmasi gucun de dagilmasi anlamina geliyor. Daha fazla sayida guc odaginin ortaya cikmasi aslinda dezavantaj gibi gorunebilir ilk bakista fakat UEFA’ya muhalefeti daha kolay yonetilebilir kilacaktir.

Celtic, Sparta Prag, Goteborg ve Rapid Wien gibi koklu kuluplerin guclenmeleri cok merkezli yapiyi besleyecektir. Boylece bir kac buyuk kulubun ittifakini diger buyuk kuluplerle kirmak mumkun olacaktir. Tavandaki yuksek gelirli kulup sayisi arttikca da ortak bir payda da bulusmalari giderek zorlasacak ve UEFA’ya olan ihtiyac artacaktir. Tum bunlar aslinda olumlu gelismeler. Futbolun paydaslarindan gelen bu gibi tehditler UEFA’yi yeniden dusunmeye, harekete gecmeye ve kendisine ceki duzen vermeye zorluyor.

Tartisilan bir diger konu da Dunya Kupasi ve Avrupa Sampiyonalari gibi etkinliklerin evsahibi ulkelerini belirlerken yasanilan skandallar. Bunun icin cozumun karari Genel Kurul’a birakilmasi gerektigi konusunda neredeyse bir gorus birligi olusmus gibi UEFA ve FIFA’ya yakin konusmacilar arasinda. Finansal tablo cok buyudu ve bu konuda kararin ufak bir gruba birakilmasindansa daha genis taban tarafindan karar verilmesi fikri yogunluk kazaniyor. Gecmiste basvurulmus olan bu yontem bence yolsuzlugun onune gecmektense yolsuzluk yoluyla kazanilan oylarin etkisinin azalmasina ve bu baglantilari kuranlarin daha fazla mesai harcamalarina neden olacak. Polisiye romanlara konu olabilecek Genel Kurul tecrubeleri yasamis bir ulke olarak bu yontemin de cok verimli olmayacagini soyleyebiliriz. Belki de her oylamada yolsuzluklar olmasi kacinilmaz. Bu hileli oylar belirleyici olacak kadar cok mu olacak? Bunu zaman gosterecek. Genel Kurul uyelerinin bazilarinin Kraliyet ailelerine mensup olduklarini dusunursek servet beyani ve benzeri seffaflik ile ilgili mekanizmalari hayata gecirmek de olasiliksiz. Odemeler de aciktan ve elden yapilacagina gore cozulmeyi bekleyen cok zor bir kurumsal yonetim problemi bizi bekliyor demektir. Wall Street bile boylesi karmasik bir kurumsal yonetim problemiyle karsilasmamistir sanirim.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 39 other followers